4 Aralık 2008 Perşembe

İçimdeki SANA Emanet Ediyorum BEN'imi..

Bakır tepsinin gümüş bakışlı gözlerine...



...K O L K O L A A D I M L A R I N Y A L N I Z L I Ğ A İ N C E B İ R Ç E N T İ K A T T I Ğ I
B E K L E N T İ L E R İ N K A L B E Z A R A R O L D U Ğ U D O N U K D A K İ K A L A R...


.
.
.


Küçük ve masum sessizliklerin, gittikçe kırbaç etkisi yaratan çemberi daralıyor…

Sayısız darbelerin arasından sıyırabileceğim gün doğumu, zifiri karanlıkla ortak çalışıyor; ve ben hangi sayfanın yırtılıp bir tarafa atılan parçasıyım, çözemiyorum… Kemik uçlarıma yerleşen dermansızlığın yazgısı, tek cümlede atılmış meğer!Artık bir imza yok!!


.
.
.


İki şarkı arası bocalıyorum…Uzuvlarımdan bana kalan durgunluğun çözüleceği zamana direnmek nafile..
Belki de baharı beklerken kışı unuttuğumuzdan oldu tüm bunlar…
Şeridin bomboş olduğunu düşünürken, tali yolllardan vurgun yedik…
Ki vurgunu kâğıda çizmek bu kadar zorken…


.
.
.


Yine de sargısı boldur düşlerimin, düşüşlerin geçirgen olduğu bir atlasta... Henüz yolun başındayken dudaklarımın kenarına bıraktığın kokunla, karı delen bir güneşin bakışlarıma düştüğü yerden, sana dokunuyorum...

Şehir ayrılıkları sürtse de bedenimi, birgüne dair inadına bekliyorum geleceğimizi...

"Kıskaçlarını açmış zamanın törpülediği yüreğimden akıp gitti sensizlik...
Bir tutam ayrılık da olsa aşkı perçinleyen, içimdeki sana emanet ediyorum BEN’imi...."



.
.
.

Yağmur Yangınları..

"Ağlatan hasretli gecelerden biri yine.. Şu gökyüzündeki milyonlarca yıldız kadar gözyaşım var her gün.."

Tam noktayı koyup, bir alt satıra geçecekti. Birden canı yazmak istemedi. Kalemi, artık son sayfalarına gelinen sırdaş günlüğünün tam ortasında bıraktı ve sert bir şekilde iki eliyle defteri kavrayıp kapattı. Çıkan sesten kendisi bile ürkmüştü. Rahatça ayağa kalkmak için sandalyeyi hafif geriye ittirdi, tam doğrulurken bu sefer de masaya gövdesini çarptı. Bir an düşecek gibi oldu, sendeledi.

"- N`oluyor bana yahu! Kan şekerim düştü galiba" diye geçirdi içinden, midesi de kazınmıştı hani.

Çocukluğundan siyah beyaz bir kare belirdi zihninde. Gecenin böylesi zamanlarında, karnı değil de eli acıkınca insanın, babası ile yedikleri yat zıbar kahvaltılıkları vardı..

Bir çay koymalı dedi içinden. Annesininkiler gibi de bir kahvaltı hazırlamalıydı. Erindi.. Üşendi.. Nedendir bilinmez, vazgeçti.. Aslında biliyordu..

Dünyanın en muhteşem sofrasını hazırlasa da; ne annesininkiler gibi lezzetli olacaktı, ne de o sofranın başında babası ile şakalaşıp, limonlu zeytinin yağına ekmeği bandırıp ağıza atılan lokmadaki tad olacaktı damakta..

Yüzünü buruşturdu.. Tekrar vazgeçti..

Yaşı gençti ama, bu düşük tansiyon mereti ile babasını kaybettiği yıllarda tanıştı. Bu kadar düşkünlüğün arasında, bir de tansiyonu düşse, ne çıkardı..

Bir yadigar görüp bu hastalığı, onunla barışık yaşamayı başarabiliyordu. Sık yiyordu, az yiyordu, hem bu sayede formunu da koruyordu.

Pencereden dışarı bakmaya koyuldu..

Soğuktu..

Karanlıktı..

Yıldızlar batmıştı..

Ve yağmur başlamıştı..

Yine yapayalnızdı..

- Yağmur yangınları.. dedi fısıltı ile..

- Açtıkları yaraları kim sarabilir ki?..

Bir mart akşamıydı... Tıpkı bu gece olduğu gibi damlalar vuruyordu yine cama... Her damlada ruhu çekiliyordu... Bir soğuyordu... Bir yanıyordu... Damlalar daha büyük düştükçe panikliyor, sıklaştıkça sağa sola koşuşturuyordu... Her damla; anılarında, çocukluğunda, henüz gençleşen ömründe velhasıl babasız geçecek geleceğinde büyük delikler açıyordu... Bir deliği kapatmaya çalışsa öbür taraf kanıyordu... Kanı durdurmaya çalıştıkça, oluk oluk acıyordu... Sonra yorgun düşüyordu... Nefes alamıyor, mahzunlaşıyordu...

O gece Azraildi yağmur... Babasını kucağına almış, bir bebek şefkatinde okşayıp her damlasında ruhunu kabz ediyordu... Alıp götürüyordu... Damla damla çalıyordu... Ve bu gidişe kimse "Dur" diyemiyordu...

Hani ölüm hep başkalarına gelirdi ya.. Hani hep sevdikleri sonsuza dek yaşayacaktı ya... İlk tanımlı gerçeği ve en hakikatlisini öğrendi ilk yağmur yangınında...

Kimbilir... Belki de, bu yüzden, hiç sevemedi yağmuru!.. Yağmurlu geceleri... Ve bir başka acıya uyanılacak sanılan yağmurlu sabahları...

İlk yağmur yangınıydı daha.. Ve yangında ilk kurtarılacaklarda usta olmayı öğrenmesi yıllarını alacaktı..

Yaslandığı pencerenin pervazına, pervasızca damlalar düşürdü..

- Ahhh... Yıldız sayısı çoğul geceler, nerdesiniz?..

Tekil hayatların acıları taşınmıyordu artık.. Şimdi yıldız düşürmek zamanıydı..

Yağmur hayatlara akarken... O hayatlarda "sevdiklerim"in yerleri giderek boşalırken... Herkes bir başkasının hayatında izleyici, kendi ömründe eğreti dururken... Yağmurun yaktığı yıldızlar kimin umurunda?..

Gururum..

Diğer gecelerden hiç farkı yok bu gecenin...

Sen gideli her şey o kadar anlamsız ki. Oysa; hala dinlediğim her şarkıda sen varsın, her notasında ise buram buram sevdamız.

Bir saçma gurura feda edilmiş bir yaşam bu yaşadığım. Gülümseyen yüzlere, başı dik insanlara nefretim belki de bu yüzden. Bu yüzden hala "acaba" deyişlerim belki de.

Kalk gururum bugün buradan gidelim
Ne olur ona yenilmeyelim
Hadi dik dur toparlan gidelim


Sen benden uzakta, bense kalabalıklar içinde tek başıma. Gece olsun yalnız kalayım diye tüm uğraşım; yastığıma baş koyuşuma kadar. Sonrasında hemen yanımdasın. Bırakmıyor sevdan beni, bense sarılıyorum yastığıma sıkıca. Elim telefonda, numaralarsa sesini bana ulaştıracak biliyorum. Ama son tuşa dokunamıyor parmaklarım. O lanet gururum engelliyor ve biliyorum ki senin gözlerinde o anda o telefonda. Hissetse diyorum..... Ama Lanet olsun......

Gel gururum
Her zalim böyle değil
Eğileceksen sen gerçek aşka eğil
Gözlerinden kurtul da gidelim


Ne kadar çok isterdim yanımda olmanı. Ya da hiç gitmeseydin. Aldığın nefesin, nefesim olsa, yanaklarımda hissetsem. Yastığım yerine sana sarılsam. Ama olmadı. Yaşayamadım hayallerimi. Hep engelimiz vardı hayata dair. Geleceğe dair şüpheler...! Şimdilerde düşünüyorum da; ya gözlerin benim değildi ya da gözbebeklerinde bana yer yoktu...

Oooff teslim etme beni ona
Son kelime aşktan sana
Artık seni sevmiyorum..!!!????


İşte hala akıp gidiyor bu saçma sapan yaşam, her yeni güne seninle uyanmak için açılıyor gözlerim. "Belki bu gün, Evet bu gün" diyerek açıyorum gözlerimi her yeni güne. Ama "her seçiş, bir vazgeçiş" miş. Yeni yeni öğreniyorum. Her öğrendiğim şey daha çok yakıyor "Can"ımı. "Can"ım yanıyor. Hissediyorsun değil mi?...


Kalbime dönüyorum
Sevdama ağlıyorum
Umurumda değil ki onun
Aşk benim sonum


Seni çok özlüyorum. İnan bu özlem değil beni boğan. Yaşayamadıklarımıza kahrediyorum ben. "Belki"lerle, "Acaba"larla yaşamaya çalışmak yoruyor beni...

Elim telefonda, numaralarsa sesini bana ulaştıracak biliyorum. Ama son tuşa dokunamıyor parmaklarım. O lanet gururum engelliyor ve biliyorum ki senin gözlerinde o anda o telefonda. Hissetse diyorum..... Ama Lanet olsun.....

Kalk gururum bugün buradan gidelim
Ne olur ona yenilmeyelim
Hadi dik dur toparlan gidelim

Gel gururum
Her zalim böyle değil
Eğileceksen sen gerçek aşka eğil
Gözlerinden kurtul da gidelim

Terk Ettin Beni...

Öykünün içine koyunca tüm acılar katlanılabilir hale geliyor* Demiş birileri. Ben de acılarımı öykülerin içine koymayı denedim. Sayfalarca yazdım bana bıraktığın acıları, yine de katlanamadım sensizliğe. Yokluğunun acısı bilindik acılardan değil çünkü. Yazdıkça azalacak, paylaştıkça yok olacak bir acı değil. Zamanla geçecek bir yara hiç değil. İnsanın içini buran, yüreğini acıtan, hayatını solduran bir acı sensizlik. Sensizlik hayatı bomboş hale getiren bir sessizlik.

Yazmasam çıldıracaktım**biliyordum, fakat yazdıkça da ağırlaşıyor içimde sancıların. Sensizliğin çıldırtan sessizliğine ilaç olmuyor hiç bir şey. Ne yazmak, ne yazmamak, ne ağlamak ne de kendini kandırmak, yaşamaya çalışmak sahte bir mutluluğu.

Yoksun işte tek gerçek bu.

Gidişinin acı gerçeği; ne şekilde söylersen söyle, ne şekilde yazarsan yaz; Terk etmek işte.

Terk ettin beni, beni ve içimdeki kırılgan sevgiyi. Fırtınalardan korumaya çalıştığım narin gelinciği. Paramparça ettin camdan yüreğimi. Şimdi kalbime ne zaman dokunsam elimde aşkının kesikleri...

Terk ettin işte, ömrümce doyamam dediğin gözlerimin yeşilini.
Yerle bir ettin, hiç bir şeye değişmem dediğin sevgimin değerini.


Terk ettin beni.

İşte gidişinin yazmakla tükenmeyen gerçekliği.

3 Aralık 2008 Çarşamba

Kenar Süsü..

Senin bir hayatın vardı, planların, zamanların vardı. Benimse hiç bir şeyim yoktu senden başka. Senin hayatında, senin planlarında, senin zamanlarında yaşadım sessizce. Orada olduğumu unuttuğun zamanlar olduğunda bile, kırılmadım sana. Sadece sevdim. Hep sevdim. Çok sevdim seni. Sessizce, hayatını izlerken, yaşadıklarınla yaşadığımı zannederken, sadece sevdim seni. Başka bir şey de elimden gelmedi.

Kenar süsü oldum hayatında,
Yani olmasam da olurdu.


Sen mutlu olduğunda benim de mutlu olmam gerektiğini düşündün, ben de mutlu oldum. Hayallerimin ne kadar farklı olduğunu umursamadım. Hayallerimi umursamadım. Senin yanında olduğum sürece hiç bir şeyi umursamadım. Beklediklerim, istediklerim, düşündüklerim o kadar önemsizdi ki senin için; benim için de öyle oldu zamanla. Sadece yanında olmak, sadece sana bakmak, sadece sana dokunmak yetti. Ya da bana öyle geldi.

Sen mutsuz olduğunda ben çekildim kabuğuma. Seni rahatsız etmemek için. Seni daha da mutsuz etmemek için. Tek önemli olan senin mutluluğun olduğu için...

Rezil ettim kendimi,
Dağıttım
İçtim
Düştüm


Hayatım ellerimden kayıp giderken, ben senin hayatını süslemekle meşguldüm, fark edemedim. Yaşamımın gerisinde kalan zamanlarımın, en güzel zamanlarım olduğunu fark edemedim. Bir gün pişman olacağımı, o zaman çok geç olacağını bilemedim, vazgeçtiğim hayallerin bir daha asla gerçekleşemeyeceğini düşünemedim. Sadece sevdim seni. ÇOk sevdim. Başka türlüsü de elimden gelmedi.


Kenar süsü oldum hayatında. Hiç bir şeyin olamamaktansa...

İncittiysem Özür Dilerim..

Bir mavi gökyüzüydü yaşama dair kurduğum tek hayal....

Yemyeşil düz bir alan ve masmavi bir gökyüzünden oluşuyordu yalnız yaşadığım dünyam, gözlerimi kapadığımda. O sonu gelmez alanda tek bir ağaç ve altında dizlerim karnımda ben vardım sadece. Bundan öte hiç hayal kuramadım ya da planlayamadım yaşamımı...

Ve bir gün sen çıktın karşıma; sanki biliyormuşum gibi geleceğini, uzattım ellerimi, gözlerimse yemyeşil gözlerinde kalakaldım...

Sanki biliyormuşum gibi
Hazırdım gelişine
Ellerimle tutarım sandım
Uzandım gözlerine

Kendime ait bir yaşamdı yaşadığım. Kırıp, yakıp, yıktığım bir hayat. Utanmıyordum evet ama zaten beni ben yapanlar da bu yaşadıklarım değil miydi? Dokunamadım uzunca süre sana, bakmaya kıyamadım gözlerine. Gülümseyen gözlerinle ve uzattığın ellerine hayretle bakakaldım. "Hayatın bir özür borcu vardı bana" işte bekli de o sendin...

Ellerim temizdi oysa
Bunca kir benden değil
Pay almak istedim güzelliğinden
Niyetim kötü değil

İncittiysem özür dilerim bebeğim
Kirlettiysem özür dilerim


Kenarımın süsüyle meşgulken sen, ben yaşama nedenimin gözlerine bakıyordum... Sen pişmanlıklar içinde kıvranırken, bir tek gülüşüne ömür harcarım diyordum ben. Zaman geçip gidiyor derken sen, hayatım sende son bulacak diyordum gülümseyerek... Sen elinden gelen en fazlasını yapıp, "çok seviyorken" ben o kadarcık sevdayla sardunyalarımı suluyordum. Ve bilir misin sardunyaları yaşatmak zordur bir de yaz gecelerinde....

Yüzün sinmiş düşlerime
Lekeleri çıkmıyor gülüşünün

Suçu yıktın üzerime
Yargılıyor masumiyetin

İstemezdim böyle bitsin
Üzülmeni istemedim
Güç almak ister misin
Ellerimi göndereyim

İncittiysem özür dilerim bebeğim
Kirlettiysem özür dilerim


İncittiysem özür dilerim bebeğim, kirlettiysem özür dilerim........ Şayet bir gün, bir saat, bir dakika bile değil, bir an bile olsa mutsuz ettiysem seni..... Özür Dilerim.....
Kes Sesini Yüreğim..Sus..Sus İşte...